El Alî İsmi
Îzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, [929] pek yüksek olan.[930]
Alî, "ulüv ve ala" mastarından gelip, yücelik, şeref ve kudret sahibi manasına gelmektedir.
Celal ve kemal sahibi yüce Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Yüceliğinin üstünde hiçbir güç yoktur. O'nun yüceliği kendisiyle bir başkası arasında da ortak değildir. Fakat o mutlak yüce, izzet, seref ve hükümrandır.
İyas b. Seleme'nin babasından naklettiğine göre babası şöyle demiştir:
"Resulullah'tan "sübhane'a'la'l-vehhab" ile başlamayan hiçbir dua işitmedim."
Allah'ın isim ve sıfatlarından bahseden kitaplarla anlatıldığına göre, Resulullah (s.a.v.) İsra gecesi göğün en yüksek yerinde bir tesbih işitmişti. Bu tesbih:
"Subhanel aliyyul a'la, subhanehu ve tealâ."
El-Alî, ismi Kur'ân-ı Kerim'deki ayetlerde 8 defa rikredilmiştir. Bunlar:
el-Bakara: 2/255, el-Hac: 22/62, Lokman: 31/30, Sebe: 34/23, Gâfir: 40/12, Şûra: 42/4, 55, Nisa:4/24'tür.
"Ala" ismi tesbihatta pek çok kullanılmakta olup namazda secde anında "Sübhane rabbiye'a'lâ" diye söylenir. [931]
Allah Teâlâ söyle buyurur:
"Artık hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır."[932]
"Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O'na zor gelmez. O, yücedir, büyüktür." [933]
"Yüce Rabbinin adını tesbih et." [934]
"O görüleni de görülmeyeni de bilir, çok büyüktür, yücedir"[935]
Bu ifadeler, yücelik ve ululuğun bütün anlamlarının her yönden Allah Teâlâ için sabit olduğuna delâlet eder. O, zâtı yönüyle uludur. Çünkü O, bütün mahlukatın üstündedir. Arşa istiva etmiştir. Kadri yücedir. O'nun sıfatları ve azameti yücedir. Hiçbir yaratığın sıfatı O'nunkine denk olamaz. Yaratıkların hiçbirisi O'nun sıfatlarından bir sıfatın ifade ettiği anlamların bir kısmını bile kapsayamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"Onların ilmi bunu kapsayamaz.”[936]
Bununla anlaşılmaktadır ki Allah Teâlâ bütün sıfatlarında hiçbir şeye benzememektedir. Galibiyetin en üstün olanı O'na aittir. O, birdir ve gücüne karşı konulamaz. Sonsuz güç ve kudretiyle, azamet ve yüceliğiyle bütün yaratıklarına egemendir. Onların mukadderatları O'nun elindedir. O, neyi dilerse o olur. Hiçbir şey buna mani olamaz. O'nun istemediği şey de asla olmaz. Bütün mahlukat, O'nun istemediği bir şeyi gerçekleştirmek için bir araya gelseler buna güçleri yetmez. O'nun iradesinin hükmettiği bir şeyi engellemek için biraraya gelseler onu da engelleyemezler. Bunun sebebi, O'nun iktidarının mükemmelliği, iradesinin geçerliliği ve bütün mahlukatın her yönden O'na son derece muhtaç oluşudur. [937]
Allahu teâlâ bütün kâinatın üstündedir. Fakat bu yükseklik cisimlerin yüksekliği gibi, yukardakilerine daha yakın, aşağıdakilerine daha uzak ma'nâsına değildir. Allahu teâlâ kâinatın her noktasında her zerreye aynı nisbette yakındır ve bu nisbet hiç değişmez. Her insana şah damarından daha yakındır. Allahu teâlâ'nın zâta, cisimlerin zâtına benzemediği gibi, yakınlığı, uzaklığı da cisimlerin birbirine olan yakınlığına, uzaklığına benzemez. [938]
Yüksekliğin Gerçek Manâsı Şudur:
1- Allah'tan daha üstün bir varlık düşünülmesi imkânsızdır.
2- Bir benzeri veya ortağı veya yardımcısı veya mabeyincisi olmaktan münezzehtir.
3- Şânına yaraşmıyan her şeyden uzaktır.
4- Kudretde, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstündür. Şu halde "El-Aliy", her şey kendinin dûnunda, emrinde ve hükmü altında olan Zât-ı Eceli ü A'lâ demektir.
Kâbe-i Muazzama'ya Allah'ın evi deniliyor. Bunun ma'nâsı nedir? Kâbe-i Muazzama'ya ve mabetlere Allah'ın evidir demek, buraları Allah'ın ikametgâhıdır demek değildir. Bu izafet tebcil ve teşrif içindir.
İzah edelim: Şahıslara mahsus olan meskenler vardır ve her mesken sahibine nisbet olunur da, filancanın evi, filancanın dükkânı denir. Neden? Çünkü bir mesken veya dükkân kime âit bulunuyorsa menfaati de yalnız.ona aittir. Fakat Kâ'beye ve camilere Allah'ın evi denir. Bundan maksat Allah'a bir mesken isnâd etmek değildir. Belki Kâ'benin veya mabedin hiçbir şahsa ihtisası olmayıp, âmmenin menfaati için yapılmış olduğunu ve bundan dolayı ehemmiyetinin büyüklüğünü anlatmak içindir. Nitekim âmme hakkına da "Allah hakkı" denir. Çünkü bu hakkın faydası umûma şâmildir. Bir ferde, bir şahsa mahsus değildir.
Allah hakkını yerine getiren, bütün insanların menfaatına riâyet etmiş olur. Onu ihmâl eden de, insanları zararlandırmış olur. Bir kimse bir meskene tecâvüz ederse, yalnız o mesken sahibini mutazarrır eder. Halbuki bir câmi'ye tecâvüz eden, bir ferde değil, cemâate tecâvüz etmiş olur. [939]
Kula Gereken Şey:
Allahu teâlâ'nın şânına yaraşmıyan i'tikatlardan fikrini kurtarmak ve Allah'ın mahlûkuna, haksızlık etmekten sakınmaktır. Bir çok câhiller Allahu teâlâ'yı insan suretinde bir cisim ve bir ruhtan müteşekkil ve insan gibi infiale mâruz sanıyorlar. Dünya hükümdarları gibi, kâinatın en yüksek yerinde kendine mahsus bir sarayda bulunduğunu ve oradan bir takım vekiller vâsıtasıyle kâinatı idare ettiğini... İ'tikâd ediyorlar.
Bütün bunlar ve benzerleri, ulûhiyet şânına yaraşmıyan eksikliklerdir. Allahu teâlâ, hiçbir vekile mahtaç olmadığı gibi, zamandan, mekândan münezzehtir. Zamanlar O'nu sınırlayamaz, mekânlar O'nu kaplıyamaz. Zaman ve mekân O'nu nasıl ihata edebilir ki, zamanı da, mekânı da yaratan O'dur. Onlar yokken Allah vardı. [940]
[929] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 212.
[930] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 108.
[931] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 212-213.
[932] Mü'min/Gafîr: 40/12
[933] Bakara: 2/255
[934] A'la: 87/1
[935] Ra'd: 13/9
[936] Tâhâ: 20/110
[937] el-Hakku’l Vazıhu’l-Mübin, s. 26; Heras, Şerhu’n-Nuniyye, II/68 Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 78-79.
[938] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 108.
[939] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 108-109.
[940] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 109-110.