El Batın İsmi
Zatının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından gizli ve gizli sırlara âşinâ.[1327]
"Batın" lügatta, "gizli bir şeyin gizliliklerine vakıf olmak" demektir. Allah'ın zatının hakikati gizli olup akıl onun künhüne vakıf olamaz. Hak Tealâ, her halükarda aşikar, nurunun mükemmelliğine rağmen, hisler onu anlamaktan acizdir. Allah'ın benzeri de muarızı manasında zıddı da yoktur.
Allah (c.c.) rahmet ve ilmi itibariyle her şey üzerine gizlidir. Sübhan Tealâ'nın nimetlerin üzerinde tecelli etmesi itibariyle aşikâr, anlaşılamaması bakımından gizlidir. Bizim Allah'tan başka veli ve dostumuz yoktur.
Ebu Hureyre (r.a.), Peygamber (s.a.v)'den şu duayı nakletmektedir:
"Ey Allah'ım! Sen göğün ve büyük arşın sahibisin. Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Sen çekirdek ve tohum yaran, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'ân'ı indirensin. Her türlü canlının şerrinden sana sığınırım. Sen onların alınlarından tutansın. Ey Allah'ım! Sen başlangıcı olmayansın. Senden önce hiçbir şey yoktur. Sen sonu olmayansın. Senden sonra hiçbir şey olmayacak. Sen varlığını ve birliğini belgeleyen çok delilin bulunması bakımından aşikarsın. Senin üzerinde hiçbir şey yoktur. Sen zatının ve mahiyetinin bilinmesi bakımından gizlisin. Senden başka bizden borcumuzu giderecek yoktur. Bizi fakirlikten zenginleştir."
El-Evvel, el-Alim, ez-Zahir, el-Batın, Kur'ân'da bir kere Hadid süresinin üçüncü ayetinde zikredilmiş ve hepsi bir arada yer almıştır.
"O ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir." [1328]
Yani Allah ilktir, her şeyden öncedir. Başlangıcı yoktur. Varlıkları O yaratmıştır. Sondur, varlıkların yok oluşundan sonra da o bakidir. Zahirdir, varlığı bir çok delille gün gibi açıktır. Bâtındır, zâtının hakikati duyular ve akıllarla idrak edilemez.
Fahreddin Razi diyor ki:
Yukarda geçen ayet geldiği zaman, müşrikler Kabe'ye doğru yönelip secde ettiler. [1329]
Allahu teâlâ'nın varlığı, hem aşikârdır, hem gizlidir. Aşikârdır; çünkü varlığını bildiren izleri, nişanları gözsüzler bile görmüş ve bu hakîkatler hakikati yüce varlığa, eşyanın umumî şahadetini sağırlar bile işitmiştir. Gizlidir; çünkü biz O'nu künhüyle bilemeyiz, amma varlığını kat'î surette biliriz. Ortada mademki mahlûk var, elbetteki Hâlık vardır. Bu yarlara bakarak yaratıcı bir varın varlığını kabul etmek, akıl için her halükârda zarurettir. Sonra O'nun ilmini, kudretini, her şeyi görüp işittiğini... yine kat'î surette biliriz. Varlar içindeki âlimleri izliyerek her şeyi bilen âlime, güçlüleri izleyerek her şeye gücü yeten kadire, işitenlerden en iyi işitene, görenlerden en iyi görene, yaşayanlardan en kâmil hayat sahibine geçmek, yine akıl için bir zarurettir. Varlığını Hâlik'a borçlu olan bir var; bilgi, kudret, görme, işitme, yaşama gibi yüksek sıfatları şayet Halik ona bağışlamasaydı, nereden bulacaktı? Bu izler görülüp dururken, o izleri meydana getiren Hâlık'ta, bu sıfatların yokluğunu akıl kabul eder mi? İşte Allahu teâlâ, yarattığı eserlerden izlenerek bu suretle bilinirse de (mârifet-i hakîkiyye) ile asla bilinmez. Yâni O'nu tam bir biliş ile tanımak, hiçbir mahlûk için mümkün değildir. Çünkü mahlûkun akılları da, bilgileri de mütenâhidir. Mahdut bir çerçeve içine münhasırdır. Allahu teâlâ ise gayr-i mutenanidir. Önü, sonu olmayan bir varlık ve asla bitmez, tükenmez ilim ve kudret sahibidir. Mütenâhînin, gayr-i mütenâhîye tam bir bilgi ile ulaşması muhaldir. Meselâ, uçsuz, kenarsız denizleri bir fincana sığdırmak imkânı var mıdır? Onun için O'nun bir ismi de (El-Bâtın) dır. O'nu tam bir biliş ile bilmek, insan takatinin ilerisinde olduğu içindir ki, hiç kimse bununla mükellef tutulmamıştır. Allah bilgisi hususundaki mükellefiyetimizin derecesi, O'nun varlığına, birliğine ve her şeyi bildiğine, görüp işittiğine, gücü, kudreti her şeye kâfi olduğuna, O'nun hiçbir hususta ortağı ve benzeri olmadığına, kemâl sıfatlariyle muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna îmân etmektir. İşte bizim vazifemiz budur. Allah ve Rasûlü bize bu kadarını emretmiştir ve bundan ötesini düşünmeyin, çünkü ne kadar çalışsanız o ciheti anlamaya gücünüz yetmez buyurmuştur. Allah ve Peygamber'in "Burada durun ve buradan ileri geçmeyin" dedikleri yerde durmayıp ta, ileri gitmek için aklını zorlayanlar, ya inkâr veya şirk uçurumuna yuvarlanmışlardır. Bunlar ellerindeki terazinin ne kadar siklet tartabileceğini bilmeyen gafiller gibidir. Meselâ, miligram tartan terazi de vardır, şayet birisi bununla balya tartmağa kalkışırsa, neticede balyanın sikletini değil, elindeki terazinin bütün bütün bozulduğunu görür, başka bir şey öğrenemez. Her şeyin haddi, hududu var, o hudut içinde kullanılırsa faydalanılır. Hududu dışında zorlandığı vakit ise, ziyan görülür.
Bilme cihazımızın da böyle olduğunu unutmamalıyız. Malum ya, bir şeyi bilmenin iki yolu vardır: ayan yolu, istidlal yolu. Bilinecek olan şey, eğer karşınızda bulunuyor, onu aynen ve şahsen gözünüzle açıkça görebiliyorsanız buna ayan-beyan bilmek denir. Kafa gözüyle görüp bilmektir. Eğer bilinecek olan şeyin bizatihi kendisi görülmeyip de, hâsılları ve tezahürleri, yâni alâmetleri ve nişanları görülüyor ve bu alâmetler vasıtasıyla o şeye eriliyorsa, buna da istidlal suretiyle bilmek denir. İstidlal, bir şeyi doğrudan doğruya değil de ona âit bir nişan, bir iz kılavuzluğu ile görmektir ki, bu da akıl gözüyle, kalp gözüyle anlayarak bilmektir. Gerek kafa gözüyle olsun, gerek akıl gözüyle olsun, bu bilgi yollarının son ucu (hayret) durağına varır ve orada kalır. İlmin nihayeti, acz ve hayrettir.
Hiçbir şeyi künhüne ulaşmak ve onu içinden, dışından bütün zerrâtiyle, bütün esrâriyle kavrayabilmek mümkün değildir. Tam bir biliş ile, değil Yaradan'ı, yaratılmışı bile bilmek imkânsızlığı açık bir hakikattir. Yaratılmışlar içinde kendimize en yakın olan, yine kendi şahsımız değil mi? O halde kendi şahsımızı öğrenmek, ötekilerden daha kolay olacak demektir. Öyleyken sorarız, acaba insan kendini tam bir biliş ile öğrenebilmiş midir? Onun ne acîb hazîneleri var ki, gözlerin gördüğü eşyayı, o çeşitli manzaraları... kulağın işittiği türlü türlü sesleri, o hazînelerde saklayıp senelerce sonra istediğimiz zaman onları oralardan çıkarıp basiretiniz önüne getiriyor. On, onbeş yaşında tekmil Kur'ân'ı ezberlemiş çocuklar görüyoruz. Bâzı insanlar da var ki, bir kütüphane dolabı dolduracak kadar hadîsler, şiirler, kasideler ve birçok ilmî meselelerle hafızalarını donatmışlardır. Bütün bunlar (dimağ) dediğimiz kafatasının içindeki yumuşak maddenin nerelerinde ve nasıl muhafaza ediliyor? Hem öyle muhafaza ki, fotoğraf makineleri, gramofon plâkları bunun yanında sıfır kalıyor. Bunlara, bu esrara nüfuz etmiş bir insan var mı?
Allahu teâlâ'nın kudretiyle kurulan bu uzuv, böylece idrâkımızın önünde bir muamma halinde dururken, onu yaratan kudreti, künhüyle nasıl idrâk edebiliriz? Hele o kudretin sahibi, o ekmel varlığı tam bir biliş ile nasıl biliriz? Allahu teâlâ'nın künh-i zâtı bir sırr-ı mutlaktır; o sırrı ancak kendisi bilir. O'nun ihataya sığmaktan münezzeh olan azamet ve ululuğu sahasına yükselmek isteyen fikirler, uçsuz bucaksız deryalara düşmüş katrecikler gibi mahvolur... biter. [1330]
Kula Yaraşan Şey:
Allahu teâlâ'nın hakîkatına ereceğim, O'nu ve O'nun ilmini, kudretini ihata edeceğim diye uğraşmamalı. Zîrâ bu ihata muhaldir. Böyle muhal ve imkânsız şeylerle uğraşmak Müslümanlıkta yasaktır. Çünkü bunda, faydasız yere emek ve ömür telef etmek vardır. Binâenaleyh Allahu teâlâ'yı tanımak için O'nun zâtı hakkında tefekküre dalmamak. Gayet açık ve aşikâr olan efâl ve âsârını, âlâ' ve eltâfını düşünmeli, emirlerini öğrenmeli, bitmez tükenmez lûtuflarının yollarını araştırmalı, neticesiz şeylerle değil, verimli şeylerle uğraşmalı, dünya ve âhiretin saadetini kazanmaya bakmalı.
Muhakkak surette bilinmelidir ki, kendisince faydalı şeyleri bırakıp ta neticesiz şeylerle çene yarışına çıkanlar, şeytana uymuş insanlardır. [1331]
[1327] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 300. Said el-Kahtani, Kur’an Ve Sünnette Esma-i Hüsna Şerhi, Uysal Kitabevi: 76.
[1328] Hadid: 57/3
[1329] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 300-301.
[1330] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 193-196.
[1331] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 196.