El Vali İsmi
Kainatı yöneten,[1332] bu muazzam kâinatı ve her an olup biten hâdisâtı tek başına tedbîr ve idare eden.[1333]
"Zaten onların O'ndan başka koruyucuları da yoktur." [1334]
Eşyanın maliki, onun işlerini üzerine alan ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eden manasına gelen bu isim, Cenab-ı Hak hakkında işleri çekip çevirmede tek ve bütün işleri üzerine alan, idareye malik olan, her şey kendisiyle kaim olan anlamına gelir. O’nun izni olmaksızın bir şeyin beka ve devamı mümkün değildir.
El-Valî'nin bir anlamı da, ihsan ve bağış ile nimetlendiren, belaları def edendir.
Kur'ân-ı Kerim'de bu durum şöyle ifade ediliyor:
"Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların O'ndan başka koruyucuları da yoktur." [1335]
Allahu teâlâ vâlîler, hükümdarlar yaratan ve bütün varlığı idare eden biricik ve en büyük Vâli’dir. Allahu teâlâ öyle bir vâlî-i a'zamdır ki, bütün kâinat daha yaratılmadan önce O'nun kudreti ve tasarrufu altında idi ki, tek bir emirle yokluktan varlığa çıkardı. Vakti gelince her şey ancak O'nun kudret ve tasarrufunun te'siriyle belirir ve yine ancak O'nun terbiye ve iradesiyle gelişir. Yine vakti gelince ancak O'nun iradesiyle ölür ve her şey öldükten sonra da O'nun kudret ve tasarrufu altındadır ki, onları yeniden diriltir.
Allahu teâlâ Vâlîdir. Fakat bildiğimiz valiler gibi olmaktan Müteâlî'dir. Bildiğimiz vâlîlerin, vilâyetleri içinde olup bitenler şöyle dursun, oturdukları binanın içinde ve daima temas hâlinde bulundukları adamlarının çevirdikleri fırıldaklardan bile haberleri yoktur. Onların bildikleri birlerle, bilmedikleri yüzbinlerle ifâde olunur. Tedbirlerinin ve yaptıklarının nispeti de budur. Halbuki Allahu teâlâ bütün bir hilkat âleminde neler oluyor ve daha neler olacak, bütün bunları takdîr etmiş, ta'yin ve tensip buyurmuştur. Takdirinin hükmüne göre işleri yürüten de ancak kendisidir. O hilkat âleminden, meselâ yalnız insan nev'ini alalım:
Allah, her insanın içini, dışını, kabiliyetini; istidadını ve bütün ruhî temâyülâtını bilir. İyilikle kötülükten hangisine daha fazla düşkün olduğunu ve bunların ayrıldığı noktaya gelince, hiçbir zorlama ve tazyik görmeden, kendi arzusuyla hangi tarafa yöneleceğini ve istediği gibi tasarruf etmek üzere verdiği ömrünü, servetini, mevkiini nasıl ve hangi yollarda kullanacağını en ince tafsilâtiyle bilir ve ona göre ezelde her kul için bir fihrist çizmiştir. Allah'ın çizdiği bu fihristte, kulun daha vücûdu yaratılmadan, hayâtına âit görüp geçireceği bütün hâdiseler tesbit edilmiştir. Meselâ, Ali'nin hangi tarihte, hangi sene, ay, gün, saat ve dakikada, arz küresinin hangi noktasında, hangi memleketin, hangi mahallesinin, hangi evinin, hangi odasının, hangi köşesinde ve hangi ananın rahminden ve ne suretle doğacağı ve doğduğu dakikadan i'tibâren, her an geçireceği ahvâli, ne kadar yaşayacağı, müddet-i ömründe kaç nefes alıp vereceği, ciğerlerinin ne kadar hava, mide ve bağırsaklarının ne kadar gıda sarfedeceği, santimine, milimetresine kadar, ağzından ne kadar ve ne mahiyette sözler çıkacağı, kulağının neler işiteceği, gözlerinin neler göreceği, ellerinin neler yapacağı, burnunun neler koklayacağı, ağzının neler tadacağı, kafasının neler düşüneceği, daha daha... meselâ, hangi kadınla evleneceği ve ne kadar çoluk çocuk sahibi olacağı, iyi veya kötü tekmil arzuları, tekmil dış ve iç işleri ilâ-âhirihî, orada yazılmıştır. Her kul vakti gelince dünyâya çıkar, yapıp edeceğini, görüp geçireceğini tamamladıktan sonra, iyi-kötü yaptıklarının karşılığını görmek üzere başka bir âleme geçer gider. Kirâmen Kâtibin (zabıt kâtipliği yapan melekler) herkesin işlediğini yazar. Bütün vukuat, noktası noktasına herkesin ezeldeki fihristine göre zuhura gelir, öyle ki, hiçbir harfi şaşmaz. İşte her kul için Hak'kın bu yazdıklarına (ezelî mukadderat) denir ki, kulun alın yazısı demektir. Allah yazar, vakti gelince de yazdığı gibi yapar. Her kul, yazısını görse gerektir.
Allahu teâlâ, bir tek insanın ahvâlini nasıl böyle ilmiyle, kudretiyle kuşatmışsa, bütün yaratılmışların da görüp geçireceği kâffe-i vukuatı öylece kuşatmıştır. Alemde körü körüne, rastgele kabilinden hiçbir hâdise yoktur. Ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, her hâdise mutlaka O'nun münasip görmesi ve müsâade etmesiyle olur. Bir yaprağın düşmesi, harekete geçen bir zerrenin kımıldayışı hep O'nun izin vermesiyle ve iradesiyle vukua gelir.[1336]
Kula Yaraşan Şey:
İnsan kendini kör, sağır bir tabiatın hikmetsiz, gayesiz, ortaya fırlatıverdiği bir serseri sanmamalı, insanın şerefine yazıktır, insan böyle bir Vâlî-i A'zam'ın idaresi altında, bütün ahvâli ölçülü ve hesaplı, sicilli muntazam, varlığının önü ile sonu arasında görüp geçeceği duraklar, dönüm noktaları belli bir şahsiyet olduğunu bilmeli ve O'na karşı zulümden, haksızlıktan, sadâkatsızlıktan, terbiyesizlikten, vazifesini kötüye kullanmaktan son derece sakınmalıdır. [1337]
[1332] Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 302.
[1333] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 197.
[1334] Ra’d: 13/11
[1335] Ra’d: 13/11 Prof. İzzeddin Cemel, El-Esmaü’l-Hüsna, Ravza Yayınları: 302-303.
[1336] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 197-199.
[1337] Ali Osman Tatlısu, Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Başak Yayınları: 199.